Fasıl 15 - Şevketlü Sultân Süleymân Hân

Onbeşinci fasıl,

Sultanımın tekrar İslambol'a çağırdığına,
Avlonya seferine,
Venedik donanmasının baskınına,
Venedik ceneralinin kaçtığına,
Şevketlü Sultanın bize olan muhabbetine,
Nifakçılar tâifesine ve
Andirya Dorya ile Mısır hazinesine

dairdir.

  • Sultan'ın daveti
  • Seni gayri son görüşümüzdür
  • Âyâ şu ne şekil gemidir ki!
  • "Hoş geldin kaçağan lalam!"
  • Avlonya seferi
  • Venedik donanmasının baskını
  • Koca gazi Hayreddin Paşa!
  • "Sen mücahit lalamın hizmetinle..."
  • Hased-i kalb-i aduv...
  • Andirya Dorya ve Mısır hazinesi
  • En büyük iksir

Sultan Süleyman Hazretleri o zamanda Acem Şahı'nı bozup, kanun-ü Süleymaniyye üzere sulh u salah edilmişti. Dârât ve ihti­şamla Âsitâne'ye gelip taht-ı hümâyûnlarına cülûs eylediler.

Hemen ilk işleri bizi sormak oldu. Evvelce Temâşâlık'tan on altı bin esiri kırk pâre tekne ile Âsitâne'ye gönderdiğimde Sultan Süleyman hazretleri daha Acem seferine gitmemiş idi. Ammâ ondan beş on gün sonra kalkıp Acem'e gitmişlerdi. Fetihler eyleyip sulh u sa­lâh olup Âsitâne'ye dönünceye kadar arası iki buçuk sene geçmiş idi.

Bu sırada ben de Tunus'a varıp orada başıma ol felâket gelmiş, Cezayir'e dönünceye kadar da aradan iki buçuk yıl geçmişti.

Sultan Süleyman hazretleri ben kulunu suâl edin­ce, vezirler, başımızdan geçen ahvâl-i serencâmı tek tek şevketlü Hünkâra naklederek, "Belki Hayreddin Paşa, şevketlü Hünkârımızdan hicâb edip bir daha bu semtlere gelmez." dediler.

Amma onların böyle demekten maksadı, güya Hün­kâr gazaba gelip, "Ya heman deryâda Hayreddin Paşa'dan gayri deryânın hakkından gelecek âdem yok mudur?" deyip de kaptân-ı deryâlığı gayrısına verdirmekti. Onların dertleri buydu. Çünkü biz Padişah'ın gayet gö­zünde olmakla bize haset ederlerdi. Amma yabana söy­lemişler.

Allah dilediğini aziz eder ve dilediğini zelil eder.

Hep bu şeyler Cenâb-ı Rabbü'l âlemîn'in kudret elin­dedir. Bin haset bir akçaya. Kişinin yardımcısı Allah ola, var kıyas eyle ki ol ne şâh ola.

Dahi demişler ki;

Gelmeli olacak kişiye devlet,
Çekilir bir kıl ile bî-minnet.
Gitmeli olucak eyleme tedbir,
Tutamaz onu nice zencîr-i kemer-bend.


Sultanın daveti

O zaman Sultan Süleyman, "Tiz Kapıcıbaşı hazırlansın!" diye ferman buyurdu.

Kapıcıbaşı hatt-ı hümâyûn ile tayin olup Cezayir'e gönderildi.

Günlerden bir gün Kapıcıbaşı Cezayir'e geldikte âdet üzere divan topladım. Hatt-ı hümâyûn kıraat olundu.

Demiş ki:

"Sensin ki lalam Hayreddin Paşa,

Uyulması vâcib olan fermânım gereği üzre bir saat durmayıp südde-i pâdişâhânemle şerefyâb olmaya acele edesin. Bana her vechile lâzımlı kulumsun."

Bu yüce emri alınca, "Duyduk ve itaat ettik!" deyip, gayri Âsitâne'ye gitmekliğe yerak görmeye başladım.

Her türlü levâzımatı hazır edip yeni teknemi yağ­latıp müheyyâ kılınca üç gün büyük ziyafetler eyledim. Taâmlar pişirip cümle fakir fukaraya yedirip içirdim. Yetimleri giydirip hayır hasenâtlar eyledim.

Sonra gitmezden üç gün önce divan topladım. Ce­zayir gazileriyle helâlleştim.

"İşte oğullar, cümlenizin malûmudur ki şev­ketlü Hünkârımız biz kullarını hâk-i pâyine çağırmış, imdi oğullar, sizin cümlenizi Allah'ın birliğine ısmar­ladım. Bir dahi kim bilir ya geliriz ye gelmeyiz. He­men Hak teâlâ koca sultan Cezayir'in evvelinden âhi­rini ma'mur ve âbâdân eyleyip, kıyamete kadar nâm ü şânını artırsın. Düşmanlarına mansûr ve muzaffer ola!" diyerek dualar ettim.

Sonra, "İşte oğullar, hazinemiz ağzına bir doludur. Hakk'ın yardımı ile kâdir olduğumuz kadar, erenle­rin himmetiyle çalıştık. Allah teâlâ, Halilü'r-Rahmân bereketi versin. Elhamdülillah Ocak için gayret sarf edip, Ocak'ımızı dâim kılıp, birbirlerinizle karındaş­lar gibi iyi ve güzel geçinin. İşte oğullar, otuz pâre tekneyi ki hepsi kendi ga­zâ malımdan yapılmadır. Ocak'ıma bırakıyorum. Sıhhatler olsun. Lâkin şu gemiye çok muhabbet eyledim, cümlenizin rızasiyle, desturunuzla, Ocak külü deyu, bana hediyeniz olsun." dediğimde, hepsi, "Sıhhatler olsun, Paşa babamız!" dediler.


Seni gayri son görüşümüzdür

Evvelki gibi, Hasan Reis'i yine yerime vekil bırak­tım. Tekrar bütün gaziler ve ahali ile vedalaşarak, bir mübarek saatte Kapıcıbaşı ile beraber olmak üzere sultan Cezayir'den çıktık.

Tamam Ayn-ı Rubat'tan Cezire burcunun hizasına gelince borolya mayistira tirenket eyleyip sobra eyle­dik. Sonra on üç kapağı birden alabora eyleyip, alt üst bir alabanda sağıp öyle bir şenlik şâdımanlık eyle­dik ki ancak olur.

Kumaş sancaklar dersen rengârenk som sırma gü­neşe karşı şâşâa verip, dahi ona göre altınla süslen­miş baştarde filândıraları suda sürünürdü.

Gemi desen kıç baş bütün altın olmak üzere, he­men güya bir tuti kuşuna benzer idi.

Burç ve bârulardan da birer kat alabanda sağılıp, "Var hoş gidesin, koca gazi Hayreddin Paşa!" deyip, Cezayir gazileri melûl mahzûn ardımdan baka kaldılar.

Ben dahi, sultan Cezayir'e doğru bakıp, gözlerim­den yaşlar belâ yağmuru gibi, sakalıma akarken el kal­dırıp dua eyledim;

"Yürü koca sultan Cezayir! Seni gayri son gö­rüşümüzdür. Kendi isteğimle olaydı, bir saat senden ayrılmazdım. Cihad yurdu sensin, serhadlerin sonu sensin, dilerim Allah'tan ki kıyamete kadar nâm ü şâ­nın dillerde destan olsun. Düşmanların senden kanlar kuşansın, denizde ve karada cümlesinin üzerine mansûr ve muzaffer olasın!" diyerek el yüze çaldım.

Âyâ bu ne şekil gemidir ki!

Molameze tirenkete eyleyip yola koyulduk. Muvâ­fık hava ile on dokuzuncu günü halk cuma namazını kılıp camilerden çıkarken, forsa sancaklarımızı çekip filândıralar suda sürünerek fora alabanda şenlik şâdımanlık ederek Sarayburnu'ndan içeri girdik.

Şevketlü Sultan Süleyman Han dahi ol gün cumayı kendi camisi olan Süleymaniye'de kılmış idi. Binek ta­şında atına süvar olurken bir de baksa ki, bir gemi forsa sancaklarla yanar tüter, alabanda sağmakta...

"Âyâ bu ne şekil gemidir ki!" deyu at üstünde seyr ederken, bize teberrüken ih­sân eylediği som sırma filandıranın güneşe karşı ziya vermesinden, filandırayı tanıdı.

"Bu gemi lalam Hayreddin Paşa'dır. Zira bu fi­landıra bizim ona teberrüken Cezayir'e gönderdiğimiz fiiandıraya benzer." dedi

Şevketlü Hünkâr henüz sözünü tamam etmeden, müjdeciler gelip, "Hünkârım, Cezayirli Hayreddin Paşa lalanız geldi." dediler.

Sultan hazretleri azim ferahlar eyleyip, taht-ı sal­tanatlarına varıp oturduklarında, "Tiz lalam hâk-i paye gelsin!" denüldükte, kırlangıçlar alelacele bize geldiler. Bi­zi gemiden hürmetle alıp Bahçekapısı bâb-ı hümâyû­nuna getirdiler. Burada da hasekiler karşılayıp Padişa­hın huzuruna götürdüler.


Hoş geldin kaçağan lalam!

Padişaha karşı gösterilecek âdâbı ve selâmı yerine getirdim, ve devâm-ı devlete duâ eyledim.

Sultan Süleyman'ın ilk sözü, tebessüm ederek, "Hoş geldin kaçağan lalam!" oldu.

Sonra, "Otur" deyu işaret eyledi.

Üçüncü defa işaret eylediğinde edeb ve huşû üzre tıfl-ı mektepçesine diz çöküp oturdum.

Sonra Hünkâr hazretleri ile sohbete girişip, başım­dan geçen serencâmı baştan sona kadar nakl ü beyân eyledim.

Padişah dahi ahvâle gereği gibi vâkıf olduktan sonra, "Hemen sağ olasın mücâhit lalam!" diyerek sırtımı sığadı, kürk giydirdi ve "Kaptan-ı deryasın!" deyu yerimde sabit kıldı.

O zaman ben dahi şevketlü Padişah-ı âlempenah hazretlerine bir inci tesbih ile bir pusulalı elmas yüzük ve bir cevahir taş oturtma altın saat takdim ey­ledim.

Bu üç kıymetli hediye, kırlangıçlar gelip, beni alel­acele huzur-ı Pâdişahiye götürdüklerinde koynumda idi. Bu üçüne sonradan on iki bin kese akça kıymet biçil­miş.

Geminin yarı yükü Padişah ve vezirler için hediye idi. Öyle iken Kapılara yetişmedi.

Gemiyi getirip Tersâne-i Âmire'ye bağladık. Bü­tün halk, yer yerden gelip, "Hayreddin Paşa'nın mübarek gemisidir!" deyu ziyaret ederler, "Tebârekallâhu ahsenu'l Halikîn!" derlerdi.

Halk şöyle dursun bizzat şevketlü Hünkâr kendisi gelip ziyaret eyledi.

Öyle ki bir gören, bir daha göreyim derdi. Böyle bir gemi idi.


Avlonya seferi

Derya işlerine ve Tersâne-i Âmire'ye nizâm ve in­tizâm vermeye başladım. Otuz pâre gemiyi kendi tek­nemin formasında olmak üzere inşa ettirmeye başla­dım. Eski gemilerden sefere yarar olanları tamir et­tirdim.

Hülâsa bahara kadar yeni eski donanmaya elve­recek altmış pâre gemiler peydâ eyledim.

Bahar gelip yetiştikte, Pâdişah-ı âlempenah, "Avlonya üzerine seferim vardır!" buyurdular.

Otağ-ı hümâyûn, Çırpıcı çayırına çıktı.

Sonra Anadolu beylerbeyisi Mustafa Paşa ile Ru­meli beylerbeyisi Hüsrev Paşa'yı üçer tuğlu vezirler olmak üzere kırk bin asker ile ileri yolladı.

Ve, "Deryadan donanma-yı hümâyûn çıksın!" deyu fermân eyledi.

Ben dahi donanma-yı hümâyûnu hazır eyleyip mübarek bir saatte Tersâne-i Âmire'den Beşiktaş önüne gelip, cuma günü namazdan sonra uğurlu bir saatte yola çıktım. 

Uygun rüzgârla Avlonya üzerine varıp lenger-endâz olduk.

Avlonya (Vlore) - Arnavutluk  |  Google haritasında mevkii

Paşalar âsi Arnavutlarla henüz karşılaşmamışlar­dı. Günlerden bir gün Mustafa Paşa ile Hüsrev Paşa haber gönderdiler:

"Filânca gün donanma askeri ile karaya çıksın, üçü­müz, beraber düşmana karşı olalım." demişler.

Ben dahi onlara, "Beni şevketlü Padişahım karaya tayin eylemedi. Deryada donanma-yı hümâyûn üzerine tayin eyledi, imdi benim donanmayı boş bırakıp da karaya çıkmam deniz usûlüne aykırıdır. Kim bilir derya hâli ne ola. Herkes memur olduğu hizmetin üzerinde bulunmalı­dır. Heman Hak teâlâ cümlemize yardımını ihsan eyleye" deyu cevap gönderdim.

Benden bu cevabı alan Paşaların biraz hatırları kı­rılmış.


Venedik donanmasının baskını

"Su uyur düşman uyumaz" derler. Bir körfezde Venedik kâfirlerinin otuz altı pâre gemisi demir üzerinde yatarlar idi. Âsi Arnavutlar isem Venedik kâfirleriyle oğullu babalı idiler.

Venedik Ceneraline yani kaptan paşasına haber gönderip, dediler kim :

"Ne gününüze ol körfezin içinde yatıp durur­sunuz. İşte Barbaroşo donanma askeri ile karaya çık­sa gerek. Hemen gelip donanma gemilerini sürüp gö­türün. Biz dahi Paşaları bir hal yol ederiz. Hemen siz şu fırsatı elden kaçırmayın."

Kâfirler bu haberi işitince, çoğu demirlerini bile almaya bakmayıp, hemen balta vurup, yelken üzerine bindiler.

"Kandesin Barbaroşo!" deyip gelir oldular.

Ben ise o gece bir rüya gördüm: Bir al at üzerine binmişim, elimde bir süngü var. Bir sürü domuz ba­na saldırdı. Bunların üzerine at sürüp hemen mızrağı birinden çıkarıp birine soktum. Otuzunu da helak ey­ledim.

Uyanınca hoca efendiyi çağırıp, rüyayı tabir ettir­dim. Hoca efendi gayet kâmillerden idi. Dedi ki:

"Sultanım müjde size ki, bu rüya zafere işaret­tir. O hınzırlar düşman hareketidir. Üzerine bindiğin al at ise murad üzere sen onlara galibsin, demektir. Atın renginin al olmasından onları alacağın anlaşılı­yor."

Hoca efendi daha sözünü bitirmeden Venedik ge­mileri göründü.

Bizim donanma hep piko olmak üzere hazır idiler. Amma kalkmağa davranmadık. Kalkmamaktan maksa­dım kâfirlerin daha çok tamaha gelmeleri idi.

Kâfirler, "Eğer Barbaroşo donanmasında olaydı, yelken üzerine binerlerdi. Demek karaya çıkmışlar." derlerdi.

Ben ise taşsız top attırıp, aman yetişin diye kara­ya formadalar ederdim.

Kâfirler yaklaşınca hâlâ kalkmadığımızı ve kara askerinden yardım için formada işaret ettiğimizi anladılar.

Ceneral olacak mel'ûn, "Bu Barbaroşo'yu pek akıllı adamdır diye meth ederlerdi. Bunun bu işi bestiye işidir. Ben hiç donan­ma askerini karaya çıkarıp da, düşman beni gelsin bastırsın diye bekler miyim? Ömründe hiç denize girmemiş adam bile, kendisine zararı faydayı seçer. Bu ise bir de Barbaroşo diye tanınır. Bak şunun borikoluğuna!" demeye başladı.

Amma daha sözünü bitirmeden İslâm donanması­nın hep birden yelken üzerine geldiğini gördü.

Allah'ın yardımı ile rüzgâr dahi bir anda bizden tarafa geldi. Kâfir donanması rüzgâr üstünde iken rüz­gâr altında kaldılar.

O zaman yedi pâre topu bir fitilden ateşletip, som sırma İslâm sancağını dikip, onun altına da filandıra koy verdim, öyle ki suda sürünürdü. Evvelden kapak­lar gevşek hazır olduğundan birden alabanda olundu­ğuyla toplar taşra salpa olundu.

Aç kurt koyun sürüsüne nasıl girerse, kâfirlerin kalp cenahına öyle girdik. Kâfirler daha hazır olmadan beşer altışar kat alabanda vurduk. Sonra çatan çatanın oldu.

Kâfirlerin on altı pâre gemisini kuru tekne kal­mış olarak feth ettik. On dört paresini batırdık. Altı pâre tekne ise gayet yürük olduklarından firar edip elimden kaçtılar.

Firar eden altı pâre kâfir gemisinin biri Ceneral gemisi idi.

Ceneral hem kaçar, hem de bu fendimize kulak çekip, "Gerçekten, İspanya Kralı'nın bu diyavolonun elinden kan ağladığı kadar varmış. Ne oyuncu diyavolo imiş. Bundan çekinmek gerektir." diye söylenirdi.

Kâfirler bu şekilde ye's ü mâtem içinde çekilip gittiler.


Koca gazi Hayreddin Paşa!

Karada olan orduyu hümâyûn askeri ve Paşalar dahi bu cengi seyr ederlerdi. Gerek askerler ve gerek Paşalar hâli görünce hayrette kalıp memnun oldular.

"Allah seni gözetsin, koca gazi Hayreddin Pa­şa! Gerçekten yedi iklim dört köşede nâm ü şânın anılıp, Padişah sevgisine mazhar olduğun kadar varmış­sın!" deyip tahsin eylediler.

Paşalar birbirlerine, "Gördünüz mü? Meğer Hayreddin Paşa karın­daşımız, bizim gibi yalın kat akıl ile gezmez imiş. Bi­zim ona, donanma askerinden karaya asker çıkar, gel­sin bize yardım etsin, diye haber gönderdiğimizde, bi­zim gibi düşüncesizlik edip dediğimizi yapaydı, hali­miz ne olurdu? Eğer asker çıkaraymış büyük yüz ka­rası olacak imiş. Hele elhamdülillah böyle oldu... Bi­zim ona hatırımız bile kalmıştı. Amma meğer aklımız ermediğinden imiş. Onlar elhamdülillah yüz ağarttılar, biz dahi yarın düşmana karşı olup onlar gibi yüz ağartmağa bakalım, inşallah." dediler.

Sabah olunca âsi Arnavutlara karşı çıktılar. Hak teâlâ yardım eyleyip âsilere öyle bir kılıç döşettiler ki ancak olur. Tahminen otuz kırk bin kelle kestiler. Ar­navutlar cizye vermeyi ve reâyâ olmayı kabul ettiler.

Elhamdülillah o mübarek senede gerek karada gerek denizde güzel yüz aklıkları oldu.

Kara cenginden sonra filikama binip taşra çıktım, iki üç saat kadar Paşalarla görüştüm. Birbirimize "Gazanız mübarek olsun!" dedik.

Sonra yine gemime döndüm.

Kâfirden aldığımız on altı pâre geminin hepsi taş isabetiyle direkleri kırılmış, kuru tekne kalmışlardı.

Bu on altı pâre tekneyi mümkün olduğu kadar ta­mir ettik. Yanlarına donanmadan yirmi pâre gemi ka­tıp, sekiz bin esir ile beraber İslâmbol'a gönderdim. On­lar dahi selâmetle İslâmbol'a vardılar.

Padışah-ı âlem-penâh hazretleri bu iki taraflı za­ferler için, "Hâzâ min fazli Rabbî!" deyip hamd ü senâlar eyledi...


Sen mücahit lalamın hizmetinle

Aktarmalarla beraber yirmi pâre gemi gönderdik­ten sonra yanımda kalan kırk pâre tekne ile oradan kalkıp Ada arasına vardım. Birkaç vilâyet alıp cizyeye bağladım. Sonra çekilip selâmet ve ganimetle İslâm­bol'a varıp gemileri Tersâne-yi Âmire'ye bağladım.

Padişah hazretlerinin huzuruna çıktığımda, bana dualar edip, "Gazan mübarek olsun, mücahit lalam! Hak teâlâ dünya durdukça sen gazi lalamı düşman üzerine mansûr ve muzaffer eylesin. Evvelden uçurmaya çok ihtiyacımız vardı. Şimdi elhamdülillah sen mücâhit la­lamın mübarek hizmetinle kâfir esirlerini koyacak yer bulamıyoruz." diyerek üç kere sırtımı sığadı, hil'at giydirdi.

"Göreyim seni gazi Hayreddin lalam, inşallah bahara kadar gemileri çek çevir. Venedik keferelerine Hakk'ın yardımı ile haddini bildirelim. Zira Ceneral olan köpek, "Barbaroşo beni kancıkladı. Ben ona adam kancıklamayı göstereyim" der imiş. İmdi sen dahi ba­siret üzere olasın." buyurdu.

Ben dahi devam-ı devlete dua edip, "Şevketlü hünkârımın duası ben zayıf kulları ile beraber olduktan sonra, inşâllahu'r-rahmân, din düş­manlarının başaşağı olmaları muhakkaktır," cevabını verdim.

Padişah hazretleri tekrar dua kılıp, "Berhurdâr ol lala." dedi.

Bunun üzerine ben de sarayıma gittim.


Hased-i kalb-i aduv

Hünkâr hazretleri, benim daima özür ve tevâzu ile konuşmamı, enâniyet göstermememi pek beğenir, bu yüzden bana ziyâdesiyle muhabbet beslermiş.

Arkamdan beni hayır dua ile anar ve vezirlerin ya­nında, "Lalam Hayreddin Paşa düşmanlara daima ga­lebe etse gerektir. Zira sözünü daima özür ile söyler, benlik davası sürmez, derviş adamdır." diye methederdi.

Ammâ nifakçılar taifesi Padişâh-ı âlem-penâhın be­ni meth edip, "Dervişane âdemdir." demesinden çokluk hazzetmezlerdi.

Hasetlerinin şiddetinden bulsalar beni bir kaşık suda boğarlardı.

Hased-i kalb-i aduv lûtf ile tağyir olmaz,
Senkte muzmer olan âteşe âb etmez eser.

Amma bu hasetçiler nişlesinler ki, ısıramadıkların­dan, onlar da istemeye istemeye Padişah'a uyup, "Öyledir Padişahım, buyurduğunuz gibi, bir ve­lî kulunuzdur." derler idi.

Ben ise bahara kadar donanma işlerine nizâm ve in­tizâm verip, kendim ibadet ü tâatte oldum.


Andirya Dorya ve Mısır hazinesi

Bahar gelip yetiştikte yine seksen pâre gemi ile taşra çıkıp gazaya teveccüh eyledim. Ramazan Bayramını Gelibolu'da yaptık. Talebeden ve ulemâdan olan fakirler, yetim ve dullara çok hayır hasenâtta bulun­dum.

Sonra kalkıp İşkiruz adasını feth ettim. Biz bura­da iken bir haber geldi ki, "Andirya Dorya otuz pâre kalite ile Mısır hazi­nesinin yolunu beklermiş!"

O zaman donanmadan kırk pâre gemiye Salih Reis'i serasker tayin edip gönderdim.

"Var Mısır hazinesini al. Boğazdan içeri koyup, yine gel ardımdan yetiş." diye tenbih ettim.

Salih Reis varıp Mısır hazine gemilerini bekledi. İki üç gün sonra hazine gemilerine rast gelip onları Boğazhisarı'na kadar selâmetle getirip salıverdi.

Bu hizmeti edâ ettikten sonra dönüp İstindil'de bana kavuştu.

İstindil (Tinos) - Yunanistan  |  Google haritasında mevkii

Salih Reis'e, "Andirya Dorya'ya kavuşmadın mı?" diye sual ettim.

"Yok paşam bir şey görmedim!" dedi.

Meğer Andirya Dorya hakikaten Mısır'dan gelecek hazine gemilerini beklemesine bekler imiş. Amma bi­zim donanma ile Akdeniz'e çıktığımızı duyunca soluğu Venedik körfezinde almış.


En büyük iksir

Şevketlü Padişâh-ı âlem-penah hazretleri dahi ha­zine gemilerinin korunması için kırk pâre gemi tayin edip, hazine gemilerini bulup, selâmet ile Boğazhisarı'na götürttüğümü duydukta pek memnun olmuş. İndin­de çok makbule geçip bize hadsiz dualar eylemiş.

Ya nice bizim işimiz rast gelmesin ki, dünyada en büyük iksir dedikleri padişah duasıdır. Hak teâlâ yü­ce gölgelerini her zaman Ümmet-i Muhammed üzerin­den eksik eylemeye, âmin.

İstindil adası denen adada Krigolar otururdu. Amma bazı Frenk kabilesinden dahi gelenler olmuştu. Bunlar Krigolardan kız alıp ev bark sahibi olmakla adada Frenkler de çoğalmıştı.

Bunlara haber gönderdim ki:

"Frenk tâifesiyle karışıp, aranızda kız alıp vermiş­siniz. Şimdi onlar da sizin gibi Padişah-ı âlem-penah hazretlerine cizye vermekliği kabul ederlerse hoş! Ak­si halde onların yanında siz de yanarsınız."

Krigolar bu haberi alınca, "Baş üstüne Paşa hazretleri!" deyip, senede on bin Venedik altını vermeğe kavl ü karar eylediler.

İki senelik cizyelerini yirmi bin Venedik altını ol­mak üzere alıp oradan kalktık.

Bundan sonra teker teker adalara uğrayarak bu seferde yirmi sekiz ada ve yedi kale aldım. Kimini gazilere yağma ettirip kimini cizyeye kestim. Yirmi bin­den fazla da esir aldık.

Donanmanın azığı az kaldığından çekilip Eğriboz'a geldim. Burada azıklanıp eksiklerimizi giderdik.